Bukowski





Buko buko buko!
Ne diyeyim senin hakkında bilmiyorum orospu çocuğu,
Resmini her gördüğümde
Ana avrat küfredesim geliyor.
Ama bir yandan
Sana karşı boynumu eğmekten geri kalmıyorum
Nedir bu ikilem
Bu çelişki!
Bir yandan başardıkların için mutluluk
Bir yandan ise acı duyuyorum
Az önce şişeninin dibine vurdum
Ve karşıma çıktın gene
İyi şeyleri kendimde
Kötüleri ise senden biliyorum
Sokayım Marksist diyalektiğe diyerek
Biramı yudumluyorum.
Gerçeklerden kaçmadan
Sana sığanarak…

Yıldızım...


Aşkımlayım.
Cidden.
Rahat, huzurlu ve kendimden emin bir şekilde.
O karşı koltukta oturuyor.
Ben ise onu izliyorum.
Bir yıldıza bakar gibiyim.
20X80’lik konus dürbünüm anlamsız kalıyor.
İhtiyacım yok o parlaklığı görmek için.
Çıplak gözlerimle karşımda.
Büyülenmişim.
Mutluyum.
Bir şişe J&B artı bir kutu bira.
Ben gene benim.
O ise bir yıldız.
Bir fark var.
Sadece görüp izlemiyorum.
Ulaşabiliyorum.
Benim o, o benim…

La Belle Vie!



Yine bir akşamın geçi.
Kafam iyi ve aynaya bakıyorum.
Boynumda atan damarı görüyorum.
Sanki ilk defa fark ediyormuş gibi
Şaşırıyorum.
Kendimi kaptırmışım tinsel olgulara.
Uzun zamandan beri ilk kez canlı bir organizma olduğumu hatırlıyorum.
Gerçek ile hayal arasında
Nargilemden çıkan duman gibi
Bir gün kayıplara karışacağımı hissediyorum.
Yaşıyordum işte.
Atan damar bunun en büyük kanıtıydı.
Şimdilik.
Zevk alsam da acı çeksem de bir şekilde akıyordu
Hayat içime.
Bu komedinin içinde
La Belle Vie’yi dinliyordum.
Anlamsızlık ve önemsizlik içinde…

Bazen

Bazen
Beyoğlu’ndaki otelde olmak istiyorum.
Bir şişe şarap ve Fransızca parçaların içinde yitip gitmek için.
Bazen
Kızılımın yanında olmak istiyorum.
Onun sıcaklığının içinde erimek için.
Bazen
Var oluşumun amacını düşünmeden
Sadece ben olmak istiyorum.
Ama
Benlik kendi başına bir anlam ifade etmiyorsa!
Her şey göreceliyse
Basitçe
Kendi düşüncemizin bir anlamı yoksa
Başkalarının düşüncelerine göre bir konum işgal ediyorsak!
Ya da edemiyorsak…
Bazen
Tek bir tanrının olduğu
Bu evrenin dışında bir yerde olmak istiyorum.
Hiç kimsenin algılayamayacağı,
Fizik kurallarının yok sayıldığı bir noktada.
Sadece kendim olabilmek için.

Hatıra

Yine bir eylül günü
Usum kırık,
Umudum sararmış bir halde.
Güneş her zamanki gibi,
Görüp de ulaşamayacağın bir mesafede.
Sıcaklığına ihtiyacım var.
Ama ısıtmıyor.
Tekilaya sığınıyorum.
Hatırlıyorum.
Ayrılırken
Kızılımın kolumu sıkışı geliyor aklıma.
Bir bebeğin annesinin parmağını sıkar gibi,
Candan ve sıcak bir şekilde.
Ürkütmekten korkuyorum onu.
Yoksa çoktan o harikulade dudaklarına asılmıştım.
Hayvani duygularımı törpülemeye çalışıyorum.
Bu sefer kızılımı parçalamak istemiyorum.
Diğerlerine yaptığım gibi…
Anlam katmaya çalışıyorum
Onunla geçirdiğim her ana.
İleride içmeye değecek daha çok hatıram olsun diye…

Fragman



Güneşin batışı
Hiç bu kadar yalnız hissettirmemişti bana.
Denizin üzerindeki yansıması bile
Ne kadar parçalandığının göstergesiydi.
Ben de parçalanıyordum.
Fiziksel olarak fena değildim.
Ama duygusal olarak hala dipteydim.
Geçmişte tıkılıp kalmıştım.
Aşmak zordu benim için.
Çaba sarf etmiyordum.
Zamanında bir film izlemiştim.
Tamamen kızıl bir dünyada geçen.
Mutlu bir hikayeyle başlayıp
Kahramanın sevdiğine ulaşamadığı
Filmin sonunda hüznün boy gösterdiği
İzlemesi zevkli ama yaşaması acı bir filmdi.
Çok düşündüm.
Bizim filmlerden farklı olmamız lazımdı.
Hayat bir kurgu olamazdı.
Ama ya Tanrı bu evrendeki en büyük yönetmense!
O zaman rolümüzün hakkını verip
Acı çekmeye devam etmeliydik.

Şişemin yarısı, gerçekliğin tamamı - 2

Yapamıyordum.
Bu kadar düzensiz ve belirsiz bir hayatın içindeyken
Bir şeylere ulaşmak ve ona sahip olmak imkansızdı.
Ve
Umutsuzluğum her geçen gün artarken
Yalnızlığım
Evren gibi genişlerken
Tutunabilmek için bir güce veya referans noktasına ihtiyacım vardı.
Şişemin yarısı gerçekliğin tamamıydı.
Evrenin dışına çıkmak, cehennemin kapısında olmak, normal veya herkesten ve her şeyden uzakta olabilmek için.
Çok kısa bir süre için.
Aynı hayat gibi…

Yanılsama



Her şey bir yanılsamadan ibaretti.
Fark etmemiz uzun zaman alıyordu bu yanılsamaları.
Ama fark ediyorduk bir şekilde.
Birisini saçmalayacak şekilde seviyorsan buna aşk deniliyordu.
Geçiciydi.
Birisini saçmalayacak şekilde severken kaybedersen buna sonsuz aşk deniliyordu.
Kalıcı bir yanılsamaydı.
Kaybetmezsen sıradanlaşan,
Kaybedersen ilahlaşan
Boktan bir yanılsamaydı ikisi de.

Bu mudur?

“Is this love?” diye haykırıyordu Bob.
O da benim gibiydi.
Sorguluyordu.
Ama iş işten geçip,
Yalnız ve dipteyken,
Yüreğinde bir sızı,
Zaman zaman
Zaman yolculuğu yaparken,
Yüzünde rüzgarın öpüşüyle,
Şişelere tutunmaya çalışırken
farkına varmıştı.
“This is love!”

Sarhoş olmak için güzel bir gece daha!

Sarhoş olmak için güzel bir gece daha
Önce bir müzik açarsın
Piazzola’dan veya Aznavour’dan
Gözlerini kapatırsın dinlerken
Rahat koltuğuna otururken
ama
Hiçbir şey gelmez gözlerinin önüne…
çünkü
Bir günü daha anlamsız bir şekilde heba etmişsindir.
Acı bir şekilde farkına varırsın.
biraz
Daha votkaya sarılırsın.
Yavaş yavaş ayılmaya başlarsın
çünkü
İçtikçe ayılır insan.
Aynı anda hem geçmişi hem de geleceği düşünüyorsundur artık
Mahvettiğin hayatları ve hayatını
Mahvedebileceğin hayatını ve hayatları…
Huzursuz olursun.
Artık düşünmek istemiyorsundur
Şişeyi bitirirsin
Sonra sıradakini...

Gölge

Bendim o duvarın arkasındaki gölge
Dikkat çekmeyen ve sıradan görünmeye çalışan
bazen silik bazen koyu,
zamanı geldiğinde yok olabilen,
mutluyken acı çeken
acı içindeyken mutlu görünen,
hayatta bir çırak iken
usta gibi davranabilen
katıksız saçmalığın içindeyken
hep normal görünmeye çalışan,
kara delikten kurtulmaya çalışan
bir kozmonot misali…

Martı



Bir martı uçuyor
Yeşil ve mavinin üzerinden
Çok sakin ve mutlu bir uçuşu var
Özlem duyuyorum o an ona.
Bir pike yaparak kayboluyor dağların arasından.
Gözüme bir karaltı takılıyor
Dallamanın biri o iğrenç vücuduyla güneşimi kesiyor,
Düşüncelerimi darmadağın edip,
huzurumu kaçırıyor.
Dayanamayıp içkimi dipliyorum.
Gözlerimi kapıyorum ve martıyı düşünüyorum.
İmreniyorum o martıya
Bir pike yaparak kaybolmak için

Anlamsız bir hüzün


Yaşamın sırlarını bilseydik
Ne boktan bir hayat olurdu tahmin bile edemiyorum.
Rus ruleti oynar gibi anlamsızlık içinde olmasaydık,
Ne anlamı kalırdı bir tren istasyonunda
Camdan geçen ışınların çiçeklerin üzerindeki görüntüsünün
Bizde uyandırdığı evrenin sahteliği ve gerçekliği hakkındaki düşüncelerin.
Veya sonbaharda bir öğle vakti sararıp yere düşmüş yaprakların içimizde uyandırdığı hüzünün…
Ya da bitmiş bir sevginin arkasından hayata acı acı gülümsemenin bizde yarattığı zevkin.
Hiç birinin bir anlamı olmazdı.
Bu boktan yazı gibi…

Sakat bir sevgi..

Kızgındım.
Yaptığı aymazlıklar öfkemi kabartmaktan başka bir işe yaramıyordu.
Duymak, görmek ve hissetmek istemiyordum.
O kızıl saçlarıyla karşıma her çıkışında içimdeki kızgınlık iyiden iyiye artıyordu.
Dayanılmaz olmuştu ikiyüzlülüğü.
Durum aşk olayı değildi.
Sakat bir sevgiden ibaretti her şey.
Başkalarının yardımıyla tekerlikli sandalyede hareket edebilecek
Boktan bir durumdaydı.
Siktiğimin birasını yudumlarken,
Yaşadığım her şeyin içtiğim bira gibi hayatımdan bir atık olarak
Çıkmasından başka bir dilemiyordum.
Her zamanki gibi…
Ve biramdan son yudumu aldıktan sonra,
Kutuyu sol elimle sıkarak anlamsız bir şekle sokarken,
Hayatı da yamultmuş olmanın basit bir yanılsamasıyla
soyut bir Dünya’ ya yol alıyordum.

Yavan

İçimdeki boşluk her gün biraz daha büyüyordu.
Bir kara delik gibi…
Her şey anlamsız bir hale geliyordu.
Koltuğumda oturup biramı diplerken
Pencereden dışarı bakıyorum.
Sabah güneşi ve tan kızıllığının arasında bir fark
Olmadığını fark ediyorum.
Birbirini izleyen ardışık sayılar gibiydiler.
Artık sadece sıralanıyorlardı.
Hayat gitgide yavan bir hale geliyordu.
Var olmanın acısını çekiyordum.
Bir gün bir şeylere anlam katabilme umuduyla
Mücadeleye devam kararı veriyorum.
Anlamsız bir şekilde.

Zamandan çalmak

Zamandan çalmak ne kadarda zordur.
Her şeyden önce onda çalmaya değecek bir şey olmalıdır.
Ve siz onu buluna kadar zaman sizi Arsen Lupen gibi soyup soğana çevirmiştir bile.
Farkında değilsinizdir.
Her yeni doğan günde bu sefer işlerin farklı gitmesini dilersiniz
Bu sefillik içinde tükenmeye yaklaşırken.
Birden uzay-zamanda öyle bir noktaya gelirsiniz ki
Zamanı siktir edip artık uzayla yaşamaya başlarsınız.
Zamansız bir durumdur bu.
Her an yaşayabilirsiniz…

Son kadeh.


Kalbur üstü düşünceler vardı aklımda
Belirsizlik dizboyu…
Bataklığa saplanmış bir antilop gibiydim
Hangi yöne gideceğime bir türlü karar veremiyordum.
Şişemin son kadehini içiyordum.
Son kadeh deyip geçmeyin
Kolay değil o kadehi içmek.
En azından benim içim
Sancılı oluyordu her şey.
Her kadehte hayatımdaki bir problemi çözüyordum sanki.
Son kadeh her zaman büyük vuruş içindi ama.
Son kadehi içtim ve rahatladığımı hissettim gene.
Neyi çözdüğümü bilmeden…

Alabora...

Bodrum katında bir pencereden sızan ışık hüzmesi gibiydi,
Yırtıyordu karanlığı
Ama önümü değil sadece hedefimi gösteriyordu
Tutunmak istiyordum o ışığa
Olmuyordu.
Sonra bir hayale sarıldığımı fark ettim.
Gökkuşağına ulaşmaya çalışan çocukların yaptığı gibi haybeden bir işti yaptığım.
Hedefimi siktir edip önüme bakmaya karar verdim.
Rüzgarı ve rotası olmayan bir gemiydim artık.
Sadece alabora olmamaya çalışıyordum.

Jenerik

Siyah beyaz görünüyordu her şey
Eski bir filmin jeneriği gibi
Görüntüler durmadan akıyordu
Zincirini kırmış vahşi bir hayvanın hiddetiyle sarsıyordu zaman.
Öç alırcasına
Yaptığım hataları, pişmanlıkları yüzüme vuruyordu.
Elimden bir şey gelmezdi artık.
Mutsuzluğumdan mutluydum.
Makul değildim.
Ta ki bilinmeyen bir zamanda,
Tekrar bir oyuncu olana kadar…

Karanlıktan hoşlananlar.

Büyük bir ruhsal bunalım geçiriyorlardı.
Bazıları işini, bazıları sevgilisini, bazıları da ruhunu kaybetmişti.
Çok şey kaybetmişlerdi!
Bir çoğunun hayatla hesaplaşması gerekiyordu.
Yapabilirlerse.
Yenilgilerinin görünmesini istemezlerdi, çünkü hala bir parça gururları vardı
Genelde bir barın en kuytu köşesinde veya izbe bir yerinde takılırlardı.
Karanlıkta, siyahlar içerisinde
Yeryüzünün tüm dogmalarına karşı
Başkaldırmak, isyan etmek ve tekrar savaşabilmek için içiyorlardı.
Kendilerine bir amaç bulmuşlardı en sonunda.
Ama bilmedikleri şey her zaman kaybedecekleri bir savaştı bu.

Bir ben var bir de benliğim.


Bir ben var bir de benliğim.
Gerçek ve hayal arasında.
Bazen ben bazen de benliğim baskın çıkıyor
İyiyle kötü arasında.
Üçüncü şahıslarda karar veremiyor
Doğru ile yanlış arasında.
Boş bir hayat yaşıyoruz
Sevgi ve nefret arasında.

Bir nehir gibi...

Akabilmeliydi insan.
Bir nehir gibi.
Bazı zamanlar geniş olmalıydı bazen de dar,
Bazen dağın en tepesinden akmalıydı bazen de dibinden
Bazen kirli akmalıydı bazen de temiz
Bazen coşkulu bazen de dingin
Ama hep hareketli olmalıydı
Hayatta var olabilmek için.

Nakavt.

Soluk renkler ama baskın bir sarı,
Bulanık ama derin düşünceler,
Acı ama minnet ve sevgiyle andığımız anılar,
Rakı ve balık muhabbetleriyle geçen akşamlar,
Hasat dönemi gibi bir hesap dönemi,
Yaptığımız yanlışlar, yapmamız gereken doğrular,
Unutulmaz bir kızıl, utanmaz bir yüz,
Benim ve egolarımın karşılıklı yumruklaşması
Isıtmayan ama aydınlatan bir hakemin bakışı,
Orospu zamanın sonraki raundu göstermesi,
Ayağa kalkmak için birkaç bira içişim,
Nakavt olmak için çok güzel bir güz akşamı.

içiyorum...

İçiyorum
Hem de delicesine
Zihnim hiç olmadığı kadar daha berrak
Yalnızlık acı mıdır?
Düşünmeye çalışıyorum
Dakikalar geçiyor
Karara varıyorum.
Her ikisi de acı!
Kaybettiklerim ve kazanamadıklarım…

Siktir et...

Hepimizin bir devri ve de zamanı vardı.
Bazen 1 dakika, bazen 1 gün, bazense1 yıl
Hayatı yakaladığımız sürelerdi bunlar.
Bazıları yükselişimizi bazıları da çöküşümüzü temsil ediyordu.
Fark etmiyordu aslında.
Aynı duyguları hissediyorduk.
Acıyı, neşeyi, hüznü, güzelliği…
Bu anlarda var olduğumuzu hissediyorduk.
Riskli bir hayattaydık.
Kısa bir süre mutlu olabiliyorduk.
Uzun bir süre de mutsuz.
Sadece vakit öldürüyorduk sanırsam.
Ya da vakit bizi öldürüyordu.